Borç İçinde Kalkınma Çabaları ve Sistem Şartı

Futbol kulüpleri, özellikle Finansal Fair-Play(FFP) sopası başlarına inmeye başladığından bu yana, har vurup harman savurma rahatlığından bir nebze de olsa uzaklaşmış görünüyorlar.

Başat Avrupa ligleri İspanya, İngiltere ve Almanya’da göze batan bedellerle yapılan transferler devam etse de, uçuk sayılabilecek harcamaları kabul edilebilir kılan bir seyir zevki, pazarlama/reklam karşılığı ve sportif karşılık büyük ölçüde alınıyor. Türkiye’de ise, bir nevi futboldaki “Muhasır medeniyet seviyesine ulaşma” hedefinde örnek olarak gösterilen bu liglerdeki bu dengeli gidişatın aksine, bir geriye gidiş söz konusu. FFP sopasının başına inmemesi için veya mali açıdan daha zor süreçlere adım atmamak için kulüplerin kendine seçtiği “Çıkış modelleri” pek de realist değil ve beklenen sonuçları vermiyor. Zira genel başarı anahtarı görülen geçici süreli küçülmeye gitme metodu, ekonomik anlamda harcamaların kısıntıya uğratılması üzerine kurgulanırken, bunun sportif etabı ve bu etapta doğacak sonuçlar doğru analiz edilmiyor. Bu metotla yola çıkmış ve günümüzde yerel bir başarı örneği olarak gösterilebilecek Beşiktaş dahi süreç içinde birçok yanlış hamle yaptı veya yapmak durumunda kaldı.

Oysa ki, futbolun yazılı olmayan bazı kuralları ve yerelleştirilebilecek birçok başarı örneği var. Bunlardan birini seçip “Ben bu yolla kalkınacağım” demek yerine, bu kalkınma örneklerinin ortak noktalarını tespit ederek, bunların üzerine öznel bir model inşası daha sağlıklı. Ama bunu yapacak kaç spor yöneticisine veya profesyoneline sahibiz veya sahip olunan değerlere görev ve yetki verme gerekliliğinin farkında olan kaç seçilmişimiz mevcut, bu apayrı bir tartışma konusu… Futbolun fikri bilim tarafına giren bu hamlelerin ülkemizde gördüğü değer nedir, henüz bunun analizini yapmaya gerek bile görmüyoruz.

Yakın bir örnek ile konuyu detaylandırmamız mümkün. 2010’da, Türkiye’de şampiyonluğa ulaşarak, kasasına büyük bir girdi sağlayan fakat bunu iyi değerlendiremeyen Bursaspor, günden güne geriye gitti ve rekabet içinde kalmayı bir yana bırakın, içinde bulunduğumuz 2016-2017 sezonunda “Küme düşer miyiz?” korkusunu dahi yaşadı. Bu uzun süreli geriye gidişi durdurmak ve mali yapıyı toparlamak için, göreve gelen yönetimlerin çare önermeleri, tıpkı Beşiktaş gibi hep “Küçülme” üzerine oldu. Hâlbuki, Bursaspor’un önünde başka bir yol daha vardı. Beşiktaş’ın dahi başaramadığı bir futbolcu ihracatı gerçekleşmişti. Alfred Ndiaye, Enes Ünal, Cedric Bakambu, Şener Özbayraklı gibi isimler, ülkemiz kulüpleri için oldukça değerli olan bedellerle, ülke içinde ve dışında önemli kulüplere satıldı. Jose Fernandao, Josue, Batuhan Altıntaş gibi isimlerin yıldızı Bursa’da parladı ve Avrupa onları tanıdı. Bursaspor’u yönetme yetkisini alanlar ise buradan doğru mesajı çıkaramadılar. Küçülme hamlelerinin gerekliliği tartışılmazdı ancak bunu yaparken, önceki paragraflarda da bahsettiğim doğru sportif planlamanın kıyısından dahi geçmediler.

2016 yılı içinde, özel bir çalışma olarak hazırladığımız “Yapısal ve Taktiksel Benzerlikleriyle 10 Dönem Takımı” raporunda ulaştığımız bazı sonuçların, bu konuda da ciddi fikirler verdiğine inanıyorum. Raporun içeriğine dair bilgi vermem çok mümkün değil ancak örneğin, adı geçen 10 kulübün kadro derinliği dereceleri, teknik direktör ve diğer profesyonellerin seçimindeki kriterleri, başarılı da olsalar, başarısız da olsalar takımın yaş ortalamasını düşürme çabaları, Türkiye’de Beşiktaş dışındaki hiçbir kulüp tarafından hayata geçirilmeyen şeyler. Hatırlayın, “Mali küçülme” hedefi ile yola çıkan Beşiktaş, ilgili süreçte kadrosunun yaş ortalamasını ciddi oranda düşürmüş, tecrübeye önem verirken gençlere de güvenmeyi unutmamış, hatta ve hatta küçülme hedefine rağmen kulüp bünyesinde tutulan oyuncu sayısı nedeniyle oldukça fazla eleştiri almıştı. Ancak belli ki, bu çalışmayı yürüten ve içinde bir dönem Önder Özen’in de olduğu ekip, dersine doğru çalışmıştı. Meyveleri özellikle iki sezondur toplanıyor ve Beşiktaş halen, bu kurgudaki bazı profesyonellerle yollarını ayırsa da, bu çalışmaya sadık kalarak doğru yolda ilerliyor. Bursaspor ise mali çöküntüsüne rağmen kulübü ayakta tutan futbolcu satışlarının ve Beşiktaş’ın kıymet verdiği diğer bilimsel detayların söylediklerini görmezden gelerek, süreç içinde “Ligi bilen oyuncu” saçmalığı gibi detaylara daha fazla önem vererek, ekonomisini şekillendiren transferde, kadrosunu bir sonraki durağı evi olması muhtemel birçok emekli adayı oyuncu ile doldurdu.

Yeşil-Beyazlılar, gelinen aşamada kendisine sağladığı sportif katkı ile takımı hem en azından Avrupa rekabetinin içinde/yakınında tutacak, hem de satışı yoluyla mali anlamda kalkındıracak oyuncular sayesinde gazete sayfalarında yer bulmak yerine, kredi üstüne kredi haberleri ile yer buluyor. Hatta ve hatta hem sportif, hem de mali anlamda dibe doğru ilerleyen kulübün kalkınması için, “Dortmund örneği” denerek borsaya açılma hamlesine kalkışıldı. Fakat 2002 yılına gelindiğinde, tarihinin altıncı lig şampiyonluğuna ulaşan Alman ekibinin ülkesinde bir ilk olan borsaya kote olma hamlesi, altyapısı doğru hazırlanmadığı ve sportif başarının devamlılığı sağlanamadığı için 2005 yılına gelindiğinde bir iflas hali yaratmıştı. Bursaspor’a kalkınma için borsa yolunu gösterenler, bunu 2008-2009 sezonunda yeniden çıkışa geçen Dortmund örneği ile gerekli göstermeye çalışsalar da, camia Dortmund’u krizden çıkaranın değil, aslında dibe götürenin yanlış bir borsa hamlesi olduğunu idrak etmişti ve tüzük kongresinde bu hamlenin önünü aldılar. Pek tabii tüm bu gidişat, ne sportif anlamda ne de yönetimsel olarak bir istikrar kurgusuna imkân vermiyor. Zira başarısız birinin istikrarı, başarılı birinin ışık hızıyla geçip gitmesinden daha yararlı değil.

Peki, sonuç olarak bu anlatılanlardan ne mesaj çıkarabiliriz?

Sonuç şu; öncelikle kalkınma için mali anlamda küçülmeye gitmek ile kulübün artıya geçmesini sağlamak aynı şeyler değil. Kulübün borcu olabilir, ancak bu borcun, ödeme takvimine uyulabilecek halde, kazanımlarla dengeli tutulması şart. Bu ekonomik denge beraberinde, kulübün modeline uygun sportif hamlelerle başarı tesisini sağlamak durumundasınız. Ekonomik dengeyi sağlarken elde edeceğiniz her sportif başarı, devamı da doğru getirildiğinde, zaman içerisinde kulübün tüm eksilerini artıya çeviriyor. Araziler, benzin istasyonları, hidroelektrik santralleri, gayrimenkul yatırımları; bunlar değerli şeyler ancak sportif başarıdan daha büyük bir proje olmadığını bir an önce anlamak gerekiyor. Sattığınız arazi bir hatalı transferle heba olabilir, dünyada en fazla benzini satan istasyon sizin de olsa sportif açıdan bunu tamamlayamazsanız taraftar sizi koltuğunuzda rahat oturtmaz.

Tüm bunları anlatırken, kilit konuyu es geçersek olmaz. O da şu… Kulüplerin, en nihayetinde hepsi geçici olan yönetimlerin tercihlerinden bağımsız, kalıcı ve modern kaldıkça ölümsüz birer futbol anayasaları, yani en basit anlatımla bir sistemleri olmalı. Bu temel, hem profesyonel seçimlerinde, hem takımı oluşturacak oyuncuların tespitinde, hem de tüm bunların beraberinde doğru birer kalkınma/yükselme modelinin belirlenmesinde ciddi bir kolaylık tesis edecek, sonuçlara ilişkin öngörülerin gerçekçiliğini artıracak. Bunu yapmazsanız, Borussia Dortmund yerine 2017’nin Orduspor’u gibi olmanız gayet mümkün.

 

Gökhan Sezer
Academy Sportive
twitter: gkhnszr

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *